Bazılarımızın içi dışı bir, ne görüyorsan onu alıyorsun, bazılarımızınsa dışı cafcaflı içi çürümüş...
Belki dışı çürümüş, içi cafcaflılar da vardır ama bana hiç denk gelmedi sanırım. Neyse konumuz bu değildi zaten...
Bazen çok parlak insanlara rastlıyorum, süslü ve gösterişli, neşeli ve eğlenceli...
Aynı benim gibi... Uzaktan herkes eğleniyor işte, uzaktan herkes mutlu...
Ama işte, o kızların hastası olduğu piç adamlar, gösterişli yalancılar ve etrafında salak bir çekicilikle parlayan diğerleri...
aslında o kadar mutsuz ki...
Aynı benim gibi...
Aslında ben kendimden bahsetmeyecektim bu blogda, geçenlerde tesadüfen tanıştığım dışı seni içi beni yakacak karizmatik ve muhtemelen çevresinde onlarca kızın yatmak istediği bir adamın nasıl da kof çıkıp hüzünden ibaret olduğundan bahsedecektim.
Sonra bu tiplerin nedense onca insan arasında beni bulmalarının tamamen ironik oluşundan yakınacak ve ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol diyecektim onlara...
yüzeysel ve salak olacaktım yani...
Sonra biraz önce öküz gibi ağlarken fark ettim... daha doğrusu o gerçek benim yüzüme çarptı biraz önce delicesine...
Belki de ben de o gösterişli hüzünleri olan kadınlardan olduğundandır her şey...
Ufak dertleri olan insanların dertlenmelerini küçük gördüğümüzdendir belki neşeli duruşumuz ve sarhoş olmadan yüzümüzdeki neşeli maskesini çıkartamadığımızdandır.
Ve maskeler arasında maskeler, belki benim de dışım cafcaflı içim çürümüş...
ikidir her bloga başladığımda yapmayı düşündüğümün tam zıttını yapmaya karar vererek sonlandırıyorum bloglarımı...
gidip içi dışı bir olmadığı için söyleneceğim adama yazayım bari...
kumaşımız da astarımz da birken, fazlasını aramanın bir yararı yokmuş gibi....
çok hüzünlü o fotoğraf, gördün mü peki sen?
bazen kendi kendime soruyorum, hayatıma giren bütün bu cins tipleri ben mi buluyorum yoksa, saçma sapan insanları çekmek konusunda özel bir başarım mı var diye... sonra düşünmüyorum dans ediyorum... her şey silikleşerek uzaklaşıyor...
16 Mart 2013 Cumartesi
13 Mart 2013 Çarşamba
Bir gün, bir seçim yaparsın ve hayatın değişir...
... Ve bazen de seçim yapmakla, yapmamak arasında kararsız kalırsın.
Ee hayat böyle çünkü... Mesela şimdi, kreatif ve harcanmış aylar mı, yoksa stabil ve tehlikesiz zamanlar mı? Derler ki, falcılarla ilgili en azından, zaman organiktir, o an o kararı vermediğin sürece geleceğin nasıl olabileceğini bilemezsiniz, yolları görebilirsiniz sadece, seçenekleri ve ihtimalleri... Ama gelecek henüz yaşanmamıştır, ve insanoğlu denilen canlıya akıl sır erdirilemez.
O yüzdendir ki, falcılar ancak geçmişi görebilirler, verilmiş kararları...
Şimdi ben bir falcı olmadığımdan, olmuş olsam da terzinin söküğü ilişkisinde sınıfta kalacağımdan, sadece ihtimalleri görüyorum önümde, yollar, patikalar belli, ama patikaların bir sonu yok...
Bir gün, işte bir minik mesaja veya bir tek harekete bağlanmıştır geleceğin... Ve nedendir bilmem bazen insanın seçim yapmak istemeyeceği tutar.
Bazen insanın aklı, birileriyle sakin bir hayat sürmek isterken kalbi, asla 1 2 aydan fazla takılamayacağın tehlikeli insanlarla dağıtmak ister...
Sarhoş olmak ister, sabahlamak ve dağıtmak ister...
Ve insan bazen, sonunda yapmak kendisine hiçbir şey kazandırmayacak olsa bile, bir smsle ömrünün birkaç ayını ziyan etmek de ister...
Hem alice de beyaz tavşanı takip etmemiş midir zaten?
Hem zaten bazı insanlar, sakin adamların bir smsle aylarını ziyan edecekleri kızlar olacaklardır, başka birinin hayatında aldığı risk olmak isterken beyin, kalbinin saçmalamasına şaşırmıyor insan...
Ee hayat böyle çünkü... Mesela şimdi, kreatif ve harcanmış aylar mı, yoksa stabil ve tehlikesiz zamanlar mı? Derler ki, falcılarla ilgili en azından, zaman organiktir, o an o kararı vermediğin sürece geleceğin nasıl olabileceğini bilemezsiniz, yolları görebilirsiniz sadece, seçenekleri ve ihtimalleri... Ama gelecek henüz yaşanmamıştır, ve insanoğlu denilen canlıya akıl sır erdirilemez.
O yüzdendir ki, falcılar ancak geçmişi görebilirler, verilmiş kararları...
Şimdi ben bir falcı olmadığımdan, olmuş olsam da terzinin söküğü ilişkisinde sınıfta kalacağımdan, sadece ihtimalleri görüyorum önümde, yollar, patikalar belli, ama patikaların bir sonu yok...
Bir gün, işte bir minik mesaja veya bir tek harekete bağlanmıştır geleceğin... Ve nedendir bilmem bazen insanın seçim yapmak istemeyeceği tutar.
Bazen insanın aklı, birileriyle sakin bir hayat sürmek isterken kalbi, asla 1 2 aydan fazla takılamayacağın tehlikeli insanlarla dağıtmak ister...
Sarhoş olmak ister, sabahlamak ve dağıtmak ister...
Ve insan bazen, sonunda yapmak kendisine hiçbir şey kazandırmayacak olsa bile, bir smsle ömrünün birkaç ayını ziyan etmek de ister...
Hem alice de beyaz tavşanı takip etmemiş midir zaten?
Hem zaten bazı insanlar, sakin adamların bir smsle aylarını ziyan edecekleri kızlar olacaklardır, başka birinin hayatında aldığı risk olmak isterken beyin, kalbinin saçmalamasına şaşırmıyor insan...
Etiketler:
aşık olmak,
blog,
ikili ilişkiler,
ilse,
jelisan,
seçim yapmak
8 Mart 2013 Cuma
özendiğimiz yabancılar
Bazen diyorum ki kendi kendime, keşke metrobüse binsem, otobüse binsem... Tam bir popstar havasında jeepinin camından röportaj verirmiş gibi bir imajım olsa da yukarıdaki cümle yüzünden....
Bazen işte ben de diyorum metrobüse binsem, 30larına gelmiş ve hala sırt çantası olan bir sevgilim olsa mesela... otobüs durağındaki koltuklara otursak ve kulaklıktan müzik dinlerken pofuduk paltolar üzerimizde, soğuktan yanaklarımız kızarsa... Hohlayınca duman çıksa mesela, ki o kadar soğuk olsa...
Saç baş dağınık ve kıyısı dağılmış spor ayakkabılar ayağımızda, çamurlu istanbul sokaklarında yürüsek mesela, ısınmak için kestane alsak sokak satıcısından...
Mesela uzun zaman kıkırdaşarak beklenmiş otobüse binsek ve kapıda yüzümüze insan nefesinin ısıttığı o havasız otobüs kokusu çarpsa, ve sakince başımı cama yaslasam... benden önce onlarca insanın camda bıraktığı yağlı saç izlerine aldırmadan ve bitlenme ihtimalini bir azize gibi kucaklayarak...
bahar geldiğinde ne bileyim, vapura binsek ve belki martıların fotoğrafını çekme derdindeki insanları izleyerek ve vapurun dalgalarla çarpıştığında bacaklarımıza su sıçratma ihtimaline karşı tetikte bekleyerek...
çamlıca tepesinde oturup kahve falı baktırsak ne bileyim...
yüzünde güneşten çiller çıkmış olsa ve ben gözlerimi kısmadan güneşe bakamadığım halde inatla güneş gözlüğü takmasam.
bir sahilde kumların arasında salak gibi giysilerimin kum olmasına aldırmadan yatsam ne bileyim...
Bazen kimlikler arasına sıkışmış kimliklerle, yaşarken hayatta... elinde kanvas yeni sezon bir çanta, yüksek ökçeli ayakkabılar ayağında, beyaz gömleğinin bir düğmesi açık ve hayatta ojelerinin parçalanmasına çözüm bulamamışken daha...
"Ve bugün halkın arasına karışmaya ne dersin?" mesajına bakarken senden daha akıllı telefonunun ekranında...
ah dersin...
Ne de çok isterdim, halkın arasına karışmayı, aylaklık etmeyi ve taksim barlarında bir iki kadeh yuvarlamayı...
ne çok isterdim mesela bir köşe başında yerde oturmayı...
Lakin hayat, aylaklık yapamayacak kadar sorumluluğu yüklemişken omuzlarımıza... Ve daha çok kazanılması gereken paralar, daha çok alınması gereken çullar çaputlar sarmışken etrafımızı,
işte tüm o ışıltısıyla her şeyi bırakıp minik hayatlarda metrobüse binen insanlara hayran olmak düşer bazılarımıza... mesela bana...
taksi camından o dertsiz hayatı izlerken, bırakıp gidemediğin için hayatını kendine kızar ve her şeyi bırakıp gitmiş o insanlara hayranlık duyarken...
fazlasını istememeyi öğrenmiş olanlara özenerek ve metrobüse binmek için bir pm3 playerı ve sırt çantası olmamasına hayıflanırken hep bir şeylere daha ihtiyaç duyduğunu fark ederek...
Bazen işte ben de diyorum metrobüse binsem, 30larına gelmiş ve hala sırt çantası olan bir sevgilim olsa mesela... otobüs durağındaki koltuklara otursak ve kulaklıktan müzik dinlerken pofuduk paltolar üzerimizde, soğuktan yanaklarımız kızarsa... Hohlayınca duman çıksa mesela, ki o kadar soğuk olsa...
Saç baş dağınık ve kıyısı dağılmış spor ayakkabılar ayağımızda, çamurlu istanbul sokaklarında yürüsek mesela, ısınmak için kestane alsak sokak satıcısından...
Mesela uzun zaman kıkırdaşarak beklenmiş otobüse binsek ve kapıda yüzümüze insan nefesinin ısıttığı o havasız otobüs kokusu çarpsa, ve sakince başımı cama yaslasam... benden önce onlarca insanın camda bıraktığı yağlı saç izlerine aldırmadan ve bitlenme ihtimalini bir azize gibi kucaklayarak...
bahar geldiğinde ne bileyim, vapura binsek ve belki martıların fotoğrafını çekme derdindeki insanları izleyerek ve vapurun dalgalarla çarpıştığında bacaklarımıza su sıçratma ihtimaline karşı tetikte bekleyerek...
çamlıca tepesinde oturup kahve falı baktırsak ne bileyim...
yüzünde güneşten çiller çıkmış olsa ve ben gözlerimi kısmadan güneşe bakamadığım halde inatla güneş gözlüğü takmasam.
bir sahilde kumların arasında salak gibi giysilerimin kum olmasına aldırmadan yatsam ne bileyim...
Bazen kimlikler arasına sıkışmış kimliklerle, yaşarken hayatta... elinde kanvas yeni sezon bir çanta, yüksek ökçeli ayakkabılar ayağında, beyaz gömleğinin bir düğmesi açık ve hayatta ojelerinin parçalanmasına çözüm bulamamışken daha...
"Ve bugün halkın arasına karışmaya ne dersin?" mesajına bakarken senden daha akıllı telefonunun ekranında...
ah dersin...
Ne de çok isterdim, halkın arasına karışmayı, aylaklık etmeyi ve taksim barlarında bir iki kadeh yuvarlamayı...
ne çok isterdim mesela bir köşe başında yerde oturmayı...
Lakin hayat, aylaklık yapamayacak kadar sorumluluğu yüklemişken omuzlarımıza... Ve daha çok kazanılması gereken paralar, daha çok alınması gereken çullar çaputlar sarmışken etrafımızı,
işte tüm o ışıltısıyla her şeyi bırakıp minik hayatlarda metrobüse binen insanlara hayran olmak düşer bazılarımıza... mesela bana...
taksi camından o dertsiz hayatı izlerken, bırakıp gidemediğin için hayatını kendine kızar ve her şeyi bırakıp gitmiş o insanlara hayranlık duyarken...
fazlasını istememeyi öğrenmiş olanlara özenerek ve metrobüse binmek için bir pm3 playerı ve sırt çantası olmamasına hayıflanırken hep bir şeylere daha ihtiyaç duyduğunu fark ederek...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
