27 Şubat 2013 Çarşamba

Bana ait ne varsa seni korkutuyor, sana ait ne varsa hiçbiri benim değil...

"Bana ait ne varsa hepsi seni korkutuyor sana ait ne varsa
Hiçbiri benim değil
Belki ölmek hakkımı kullanıyorum
Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git..."


İnsan aslında göçebe bence... Drd4 diye bir gen bulmuşlar, ona bağlıyorum ben bu hallerimi, hallenmelerimi, halledemediklerimi...

Hep istiyorum ki yeni yeni, farklı farklı insanlar tanıyayım, yeni yeni şeyler yaşayayım, afedersin de başımı boktan çıkartmadan oradan oraya savrulayım. savruk yaradılışlıyım yani...

Neyse çok da eski olmayan bir fi tarihinde, ki ben nedense yaşlı hissediyorum kendimi anlattıkça maziyi, biri vardı pek sevdiğim... Nedense ben hep kişisel yıkımlardan daha muhteşem yapıların yükseleceğine inanırım zaten... İşte yine bu kendimi yıkma dönemlerimden birinde yol arkadaşımdı kendisi... Düşünüyorum da, bence kendisinden bir şaheser yaratamayanların tek sorunu nerede yıkmayı bırakacaklarını kestirememelerinden... 

Durulması gereken bir çizgi olduğundan mı bihaberlik bu, yoksa o çizginin çok uzaklarda olacağı sanrısından mı kesin emin değilim-hiçbirine kabul ettiremedim o çizgiyi çoktan geçtiklerini çünkü-,bir şekilde bir gün geliyor hep ben pılımı pırtımı toplar ve minik bir karınca gibi tekrar heybetli bir dünya inşa ederken, onlar hep aynı yerde kalıyorlar... 

Ve belki bu yüzden-kalamamaktan,kalmak istememekten-kalmayı becerememekten- yollarımız ayrılıyor... 

Neyse o yaz minik haplar eşliğinde geçerken,(bu kısım o yıkım değil bence mesela) çoğu sıkıcı türkçe sözlü pop şarkıları eşliğinde, falıma dadanmışken ve sistematik bir kafa 3500 hallerindeyken insan, bazen ufak da olsa aydınlanma yaşıyor... 

Neyse ben her zaman zevkine güvenen ve bunu çeşitlendirmeye çalışmayan bir yaradılışa sahip olduğumdan, her zaman önüme gelen her şeyi dener ve hiçbirisini ikinci kez aramam bile... istikrarlı olduğum nadir konulardandır bu... istikrarımı korumam çok iyi bir şeymişcesine... 

Neyse, bilmem artık onu sevdiğimden mi, yoksa zekasını mı beğendiğimden, getirdiği minik damlaya hayır dememiştim. bir damla titretir mi insanın dünyasını? peki ya 3-5 damla?

İnsan düşünmüyor o anda, iki damla bana ne verir ki diyor, oysa zaten tüm dünya minicik bir su damlasından ibaret kocaman evrende... Ve şimdi hayatta tek eksikliğini hissettiğim şey, kuantum fiziğine dair gece yarısı belgesellerinde beyin fırtınası yapamamak... Yapılabilecek tek insan oysa... 

Yazık göçebe olmak çok yorucu... 

İlk evrenim paralel bir evrene sıçradığında muhteşem bir karnavalda uyanmıştım, ilginç demek ki insanın beyin yapısı, geçmişte gördüğün ve beğendiğin bir görüntüyü parçalara bölüp, bölünen parçaları hayatın akarken gördüğün pencereye monte edebilecek kadar başarılı... eh işte, karnaval ışıkları yanıp söner, rengarenk müzikler akıp geçerken, hala hayatımda gördüğüm en muhteşem güneşin batışını izlediğim bir bankta hiçbir şeyi umursamamayı başararak oturmuştum. Yazdı ve ben üşüyordum, ki ben her mevsim üşürüm zaten... 

Burada hala gözlerimi kapattığımda noksansız görebiliyorum o manzarayı mesela... Lanet olsun ki fotoğrafik hafızam var.

Karmaya inanıyorum, hayatta hiçbir güzellik kendi cehenemi olmadan gelmiyor belki de... Ve biz gelecek güzel anlarımızı çalıp zamandan toplayıp bu günde bir cennet anı yakalarken, yarınlarımızda kötü günler toplanıp ufak bir cehennem oluyor... 

Herkese nasip olmaz kendi cehennemini görmek, içinde bir yarım gün-bana göre onlarca sene-hapsolup aklı başında dönebilmek gerçeğine... Hem akıl dediğin ne ki zaten? Delilikle dahilik arası bir çentik... 

Ben hiç bilemeden yuvarlanıp giderken o yaz ve açıkçası hayatımın geri kalanında herkese müziği gördüğümle ve ne kadar muhteşem olduğuyla ilgili bir masal anlatacağımı sanırken-ki elimi sürmeyecektim paralel evrene o bir gerçek- kandırıldım.

Kanmak istedim bence, hoş zaten kandırılmak istemiştim, kanmış gibi yaptım belki de... Başkasının gördüğü daha muhteşem olanı ben de görmek istedim... Aç gözlülük ettim, kendi cennetim bana bir ömür yeterdi aslında, açmışsın bir pencere, pervazında kır çiçeklerinin olduğu kocaman bir yeşillie bakarken cenneti görmüşsün işte, neden ısrarı insan aklının başka pencerelerde yeni manzaralar aramak için bilmem? Kendi aklına akıl sır erdirebilir mi ki insan zaten?

Yılbaşına 3-5 gün kala belki bir hafta, kandım ve arkasında cenneti bulmak için bir pencere daha açtım, bilinçaltıma... insan aklının pencerelerini fazla kurcalamamalı...

Bulduğunu beğenmeyince benim gibi pervazı kilitleyip kaçamayabilir kimi, evi yakmak ister... Cehennem o minik pencereden içeriye dolmasın diye... Kim bilir belki böyle delirir insan...

Neyse işte, benim cehennemin freudun minik bilinçaltına attığımızı söylediği, bastırdığımız her şeyi tek tek görmekti ve geleceğe dair, hiç aklının ucundan geçiremediğin  tüm korkularını yaşamaktı zamanda sıçrayıp... 

Hem zaten, paralel evrenlerden birinde o sahnelerin hepsi gerçekti, ve ben o gerçekleri pek sevmedim.

Gerçeklerin yüzüme inmesini de sevmedim... Ve her şeyle aynı anda başa çıkmak zorunda kalmayı da, bilinçaltımın dehlizlerini de sevmedim... Ölmekten korkmuyorum derken, ölüm korkusunu iliklerine kadar yaşamayı da sevmedim, kazın ayağı öyle değilmiş belki...

Ve o gün o pencereli odanın kapısını kilitledim ve anahtarını da kırıp attım kapının... Ve lakin, lanet olsun ki fotografik bir hafızam var.

Tam yarım yıl kaçtım... Hiç içime dönüp bakmadım... Drd4 diye bir gen bulmuşlar... Bazıları kendilerini tehlikeye atmaktan hoşlanırmış, ne yapsın yapısı böyle... 

Ben o arkadaşlıktan da, bilinçaltımın ortaya çıkarttıklarından da yarım yıl kaçtım, belki hala kaçıyorum neler gördüğümü tam ifade etmek yemediğine göre... 

Kendi aklından kaçabilir mi insan? Hep biriktirirken bilinçaltında tozlu sayfaları? Eninde sonunda tek tek açıp okuması gerekmez mi onları? 

İşte belki ben o sayfaların tamamı önüme yığıldığında korkup kaçacak kadar göçebe olabilirim ama kendimi kendi haline bırakacak da değildim.

Bırakmadım ben de... Önüme yığılmış korkutan sayfaları kabullenmek için bir yol buldum, yolu kendim açtım, yolda kendim yürüdüm.

Ve şimdi sayfalarım bittiğinde-ki hala etrafa bakıp cehennemimden tasvirler görebilirken-ki bu yüzden asla taksimi sevemeyecekken- saçma sapan hareketlerde savururken kollarımı ve bacaklarımı önüme düşen o tek sayfalara göz atıyorum arada sırada...

Kimse neden hala bırakıp gitmediğimi anlamıyor, aslında vardığım yerin bu olduğunu göremediklerinden...

Artık ne bırakıp gidilebilecek bir yer kalmış, ne de varılacak destinasyon... Hem bu kadar deneyimleme derdine düşmüşken insan hayatının bir yerinde her önüne konanı sorgulamadan, kalanını sorgulamaya ayırmasına şaşırmamalı...

Gözlerimi kapatıyorum ve kendimi beyaz bir çizgi film tavşanı olarak görüyorum, çayırda zıplayan, boynunda pembe kurdelası... Yandan müdehale ediyor birisi, insan olduğunu düşün, kendini hayal ettiğinde dağılacak hepsi diye, sanki ne gördüğümü görebilirmiş gibi... Kıkırdayıp engellerin üzerinde zıplamaya devam ediyorum... 

Ve insan bazen evrenin düzeni ve big bang üzerine konuşabilecek kadar zeki birisine ihtiyaç duyduğunda cenneti ve cehennemi hatırlıyor işte...

ne kadar ironik değil mi?

23 Şubat 2013 Cumartesi

platonik bir aşk...meşk mi yoksa?

Bu aralar yumurtalarım mı sapıttı yoksa martın yaklaşmasının kedilerle beraber benim üzerimde de çılgın bir etkisi mi var bilmiyorum... 
Hayatta yapmayacağım şeyler yapıyorum... Ve herhalde bunun en bomba tarafı da platonik bir aşka yelken açmam... Aşk da değil de, aşk diyelim kibar olsun... 

Hayatımda hiç platonik aşık olmamıştım ben... Yani insan birisinden hoşlanmak için onu tanımak ister, konuşmak ister, gülmek ister bir şey ister... Yok! 

Benim yumurtalıklar tüm bedenin kontrolünü ele geçirmişcesine elalemin adamının üzerine hayalden hayale koşar olmuşlar, ki en azından bunların yarısında giyinik olsak içim yanmayacaktı benim.

Neyse şimdi tabiki sosyal çevremiz içerisinde elalemin adamına gidip, selam ben sizinle çok çılgın şeyler yapmak istiyorum, mümkünse bi tuvalete kadar gidebilir miyiz diyemiyoruz... Demeyelim de zaten...

Ama şu var.... Yüzüne baktığın( ki ben bakmıyorum yüzüne, bakamıyorum o derece), aynı ortamda bulunduğun her saniyeyi grinin elli tonu kitabı kıvamındaki hayallerde geçirdiğin adamla nasıl konuşabilirsin? 
Konuşamıyorum, hayır etraftaki herkesle konuşuyor bir kendisine gelince göz göze gelmemeye çalışarak ufka bakıyorum. 

Allah lisenin belasını versin.. 

Ben en son platonik aşkları lisede gördüğümden, aşkımı( buna ne kadar aşk denir bilemiycem ama neyse) ufka bakarak, konuşamayarak, göz göze gelmemek için yamularak ve hüzünle adamın bana asılmasının hayallerini kurup asansörlerin fazla dar oluşuna hayallerimde üzülerek geçiriyorum.

Bir duygularını ifade edemeyen olmadığım eksikti dünyada, onu da tamamladım. Böylece bloğumun adını da kısaca tekil ilişkilerde bile trajediyim olarak değiştirebilirim ben...


Eli değse oracıkta ölüveren liseli kız kontejyanımı bu aşkla doldurmuş olurum herhalde.... 


26sında eli eline çarpınca kalp krizinin eşiğinde olmak da güzelmiş... 

Her yaşta bir şey öğreniyor insan...

10 Şubat 2013 Pazar

istek üzerine...sosyalleşmeye muhtaç insanlar veya hüzün...

formspringten gelen istekdeki konular içerisinden, sanırım tek ilgimi çeken bana ilginç gelen insanlar oldu... 

gerçi bunun hakkında yazmayı düşünmüyordum yakın zamanda buna benzer bir blog okuduğumdan belki... defne suman insanları ikiye ayırmış, yalnız kalmaktan hoşlananlar ve kendilerini yalnızken yenileyenler ve yalnız kalmaktan hoşlanmayan başka insanlarla sosyalleşirken yenilenenler... 

onu okuduktan sonra, okuduğum şeylere ek yapmak veya esinlenip esinlenip yazmak pek ilgimi çekmediğinden blog yazmamıştım... madem ilginç gelen insanlar o zaman ben ikinci grubu elimde meşalemle cadı avımda kovalayabilirim...


ben insanlardan bunaldığımdan, insanlara tahammül etmekte zorlandığımdan ve insanları ne kadar sevsem de onlarsız daha iyi olduğumdan mutlak bir kaçışa girerim her zaman, istemezsem telefonlarını açmam, mesajlarına cevap yazmam ve 2.5 saat küvette yatıp köpükler arasında dizi izleyebilirim mesela...

bu kadar yalnız kalmaya muhtaçken bünye, insan etraftaki arkadaş edinmek için çıldıran yalnızları anlayamıyor elbette...

buradaki mesele, sosyal ilişkiler kurmak değil elbet... maksat arkadaş edinmeye muhtaç olmak... Elbette bir bekleme salonunda ilginizi çeken bir şeye kulak kabartıp yorum yapmanız sizi ezik yapmadığı gibi, açıkçası yorum yapmamanız da sizi asosyal yapacaktır... her gün gördüğünüz insanlara selam vermek, hallerini hatırlarını sormak normalken, ilk defa konuştuğunuz birini facebooka eklemeye çalışmak hüzünlü olacaktır... 


Ama neden bu kadar muhtaç bazıları birilerinin kendilerine eşlik etmesine? 



Geçenlerde oturdum yogada derse girmeyi bekliyorum, şans eseri şeffaf lenslerimi bulamadığım için renkliler var gözümde, oturuyorum, telefondan twitterı falan kurcalıyorum, sonra kızın biri bana dönüp aa senin gözlerin renkli miydi diyor, dönüp bakıyorum ve kendisini tanımıyorum, ikinci defa görüyorum belki de...  lens diyorum... 

kız birden yanıma gelip anlatmaya başlıyor...

-benim de gözümde sargı vardı geçen ders, bak doktor bana bu damlayı verdi, iltihap kapmasın diye... sargıyı çıkarttım şimdi ilaç kullanıyorum kaşıntı yapıyor... 
+geçmiş olsun
-çocuğun tırnağı geldi, 4 5 yaşlarında oynarken, benim çocuğum değil tabi, evli değilim ben, annemin güne komşuları gelmişti oynarken ben ilgileniyordum. normalde çalışıyorum 3 aydır işsizim... 


oh yazarken bile ruhumu bunaltan kadın, tüm seceresini döküp sohbet etmek için çıldırıyor. 

böyle insanları anlamıyorum ben... anlamadığım gibi üzülüyorum da... birlikte yogaya gittiğim arkadaşım daha sonra selam veren kıza o kızın hiç arkadaşı yok mu diyor... herkesle konuşmaya çalışıyor insanlar duymazdan geliyorlar...
gülümseyip yukarıdaki olayı anlatıyorum... 

her insan ihtiyaç duyar belki birileriyle konuşmaya paylaşmaya, gezip tozmaya bilmiyorum... 

Ama onca konuşulan insan, onca kurulmaya çalışılan diyalog arasında hala yalnızlar belki de...  Ve asla kendi kendileriyle barışamayacaklarından, kendilerini kabullenemeyeceklerinden belki... asla başarılı sosyal ilişkiler sahibi olamayacaklar... 

kendine güvensizliğin asıl gruplaşıp kendilerinden olmayanı ötekileştirme, aşırı sosyalleşmeye çalışma şeklinde kendini göstermesine hayret ediyor insan.

asıl kendine güven, herkesle konuşabilecek, diyalog kurabilecek yapıya sahip olduğunuz ve onlarla diyalog kurmakta zorlanmadığınız halde o diyaloğu gerekli görmemek şeklinde kendini göstermeli belki... 

herkesle konuşmaya çalışan, herkesin sevdiği birinin samimiyetsizliğine inandığımdan belki... neşeli görünmeye çalışan ve aşırı sosyalleşme gereksinimi duyan insanların aşırı yalnız ve depresif olduğunu düşünürüm her zaman. 

o kadar umutsuzlardır ki, kendi kendilerine kalmak zorunda kaldıklarında oldukları şeyi sevmeyecek, kendileriyle yaşamaya tahammül edemeyeceklerdir... 




hatırlatın da bu arada, kendi zevkleri olmayan adamları yazayım bir ara da.... onların da türünün korunması gerektiğine inanırım.