18 Nisan 2013 Perşembe

bir sayfayı terk etmek? ve gidilecek ülkele üzerine...

ben bu aralar hiçbir şeyle ilgilenmiyorum.
ben bu aralar sorumluluklarımı yerine getirmiyo ve bazen de ıslak saçlarımla yürüyorum.
ben bu aralar pek hayırsız ve saçma sapan isteklerle dolup taşıyorum.
ben bu aralar fevri yaşıyorum hayatı...sonunu düşünmeden aşık oluyorum mesela...
ben bu aralar kendime kendimi hiç yakıştıramıyorum ve kimi düşünsem dudak kıvırıyorum kendime...
ben bu aralar hiçbir şey yapmamak, saçımı rengarenk boyatmak ve düzenli olarak sırt üstü çimlerde yatmak istiyorum.

başım ağrıyor, bazen ümitsizliğe kapılıyorum, bazen gereksizce gereksiz insanlara sığınıyorum.

bazen gülüp, nadiren ağlıyorum.

ve bazen... bırakıyorum... bırakıyorum ve sorumluluk almıyorum....


bırakıyorum ve gitmesine izin veriyorum....

40 yılda bir ilk defa, saldırıları görüp saldırmıyorum, gardımı almıyorum ve her şeyi olduğu gibi olduğu yee bırakıp gidiyorum...

çünkü hayat böyle güzel...

9 Nisan 2013 Salı

saçım başım darmadağın ve bahar gelmiş, iyi ki gelmiş...

baharda çok sevilecek biri olurum ben diğer tüm insanlar gibi...

yüzü gözü kızarmış, hapşurur ve mutlu... düşünün ki dünyanın tüm polenleri burnuna girmiş, sen hala neşelisin... düşünün ki, gözümden yaşlar akarken aptal bir sırıtma yüzümde... 

yeşil çimlerde sokak köpeği gibi yuvarlanabilirim ben, çünkü bahar gelmiş...

ani çıkışlar yapabilirim ben, 40 yılda bir sevdiklerime burnunu yerim diyebilirim mesela... yanaklarını iki yana uzatırken dudaklarından öpebilirim ve yerine göre gülümseyebilirim... 

hepsi azıcık güneş ister...

yanaklarımda çiller çıkabilir mesela ve sıkıştırılarak sevilmeye kızmayabilirim. 

gıdıklandığımda tekme atmayabilirim mesela, sonuçta bahar gelmiş boru mu?

ben yılda 2 ay insan taklidi yapıp 3 ay güneşin alnında yatıp debelenirken mutlu olabilirim, hep güneşten bunlar... 

güneşe fazla çıkma cildi yaşlandırıyor diyen doktora tabiki tabiki çok haklısınız diyip hemen 5 dakika sonra tüm uzuvlarımı öğlen güneşine salıp yaptığıma kıkırdayabilirim pekala... 

çünkü ben solar enerjili bir robotum aslında... 

sıcak bir ülkeye yerleşsem keşke ve burnumu kumdan kaldırmadan debelensem güneşin altında keşke... 

ve aşk zaten beni bulur, ha bulsun olmaz mı?

16 Mart 2013 Cumartesi

gösterişli hüzünleri olan adamlar...

Bazılarımızın içi dışı bir, ne görüyorsan onu alıyorsun, bazılarımızınsa dışı cafcaflı içi çürümüş...

Belki dışı çürümüş, içi cafcaflılar da vardır ama bana hiç denk gelmedi sanırım. Neyse konumuz bu değildi zaten...

Bazen çok parlak insanlara rastlıyorum, süslü ve gösterişli, neşeli ve eğlenceli... 

Aynı benim gibi...  Uzaktan herkes eğleniyor işte, uzaktan herkes mutlu... 

Ama işte, o kızların hastası olduğu piç adamlar, gösterişli yalancılar ve etrafında salak bir çekicilikle parlayan diğerleri... 

aslında o kadar mutsuz ki... 

Aynı benim gibi... 

Aslında ben kendimden bahsetmeyecektim bu blogda, geçenlerde tesadüfen tanıştığım dışı seni içi beni yakacak karizmatik ve muhtemelen çevresinde onlarca kızın yatmak istediği bir adamın nasıl da kof çıkıp hüzünden ibaret olduğundan bahsedecektim.

Sonra bu tiplerin nedense onca insan arasında beni bulmalarının tamamen ironik oluşundan yakınacak ve ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol diyecektim onlara... 

yüzeysel ve salak olacaktım yani... 

Sonra biraz önce öküz gibi ağlarken fark ettim... daha doğrusu o gerçek benim yüzüme çarptı biraz önce delicesine... 

Belki de ben de o gösterişli hüzünleri olan kadınlardan olduğundandır her şey... 

Ufak dertleri olan insanların dertlenmelerini küçük gördüğümüzdendir belki neşeli duruşumuz ve sarhoş olmadan yüzümüzdeki neşeli maskesini çıkartamadığımızdandır.

Ve maskeler arasında maskeler, belki benim de dışım cafcaflı içim çürümüş... 

ikidir her bloga başladığımda yapmayı düşündüğümün tam zıttını yapmaya karar vererek sonlandırıyorum bloglarımı...

gidip içi dışı bir olmadığı için söyleneceğim adama yazayım bari... 

kumaşımız da astarımz da birken, fazlasını aramanın bir yararı yokmuş gibi....


çok hüzünlü o fotoğraf, gördün mü peki sen?
 

13 Mart 2013 Çarşamba

Bir gün, bir seçim yaparsın ve hayatın değişir...

... Ve bazen de seçim yapmakla, yapmamak arasında kararsız kalırsın. 

Ee hayat böyle çünkü... Mesela şimdi, kreatif ve harcanmış aylar mı, yoksa stabil ve tehlikesiz zamanlar mı? Derler ki, falcılarla ilgili en azından, zaman organiktir, o an o kararı vermediğin sürece geleceğin nasıl olabileceğini bilemezsiniz, yolları görebilirsiniz sadece, seçenekleri ve ihtimalleri... Ama gelecek henüz yaşanmamıştır, ve insanoğlu denilen canlıya akıl sır erdirilemez. 

O yüzdendir ki, falcılar ancak geçmişi görebilirler, verilmiş kararları... 

Şimdi ben bir falcı olmadığımdan, olmuş olsam da terzinin söküğü ilişkisinde sınıfta kalacağımdan, sadece ihtimalleri görüyorum önümde, yollar, patikalar belli, ama patikaların bir sonu yok... 

Bir gün, işte bir minik mesaja veya bir tek harekete bağlanmıştır geleceğin... Ve nedendir bilmem bazen insanın seçim yapmak istemeyeceği tutar. 

Bazen insanın aklı, birileriyle sakin bir hayat sürmek isterken kalbi, asla 1 2 aydan fazla takılamayacağın tehlikeli insanlarla dağıtmak ister... 


Sarhoş olmak ister, sabahlamak ve dağıtmak ister... 

Ve insan bazen, sonunda yapmak kendisine hiçbir şey kazandırmayacak olsa bile, bir smsle ömrünün birkaç ayını ziyan etmek de ister... 

Hem alice de beyaz tavşanı takip etmemiş midir zaten?



Hem zaten bazı insanlar, sakin adamların bir smsle aylarını ziyan edecekleri kızlar olacaklardır, başka birinin hayatında aldığı risk olmak isterken beyin, kalbinin saçmalamasına şaşırmıyor insan...

8 Mart 2013 Cuma

özendiğimiz yabancılar

Bazen diyorum ki kendi kendime, keşke metrobüse binsem, otobüse binsem... Tam bir popstar havasında jeepinin camından röportaj verirmiş gibi bir imajım olsa da yukarıdaki cümle yüzünden.... 


Bazen işte ben de diyorum metrobüse binsem, 30larına gelmiş ve hala sırt çantası olan bir sevgilim olsa mesela... otobüs durağındaki koltuklara otursak ve kulaklıktan müzik dinlerken pofuduk paltolar üzerimizde, soğuktan yanaklarımız kızarsa... Hohlayınca duman çıksa mesela, ki o kadar soğuk olsa... 

Saç baş dağınık ve kıyısı dağılmış spor ayakkabılar ayağımızda, çamurlu istanbul sokaklarında yürüsek mesela, ısınmak için kestane alsak sokak satıcısından... 

Mesela uzun zaman kıkırdaşarak beklenmiş otobüse binsek ve kapıda yüzümüze insan nefesinin ısıttığı o havasız otobüs kokusu çarpsa, ve sakince başımı cama yaslasam... benden önce onlarca insanın camda bıraktığı yağlı saç izlerine aldırmadan ve bitlenme ihtimalini bir azize gibi kucaklayarak...

bahar geldiğinde ne bileyim, vapura binsek ve belki martıların fotoğrafını çekme derdindeki insanları izleyerek ve vapurun dalgalarla çarpıştığında bacaklarımıza su sıçratma ihtimaline karşı tetikte bekleyerek... 

çamlıca tepesinde oturup kahve falı baktırsak ne bileyim... 

yüzünde güneşten çiller çıkmış olsa ve ben gözlerimi kısmadan güneşe bakamadığım halde inatla güneş gözlüğü takmasam.


bir sahilde kumların arasında salak gibi giysilerimin kum olmasına aldırmadan yatsam ne bileyim...

Bazen kimlikler arasına sıkışmış kimliklerle, yaşarken hayatta... elinde kanvas yeni sezon bir çanta, yüksek ökçeli ayakkabılar ayağında, beyaz gömleğinin bir düğmesi açık ve hayatta ojelerinin parçalanmasına çözüm bulamamışken daha... 

"Ve bugün halkın arasına karışmaya ne dersin?" mesajına bakarken senden daha akıllı telefonunun ekranında... 

ah dersin... 

Ne de çok isterdim, halkın arasına karışmayı, aylaklık etmeyi ve taksim barlarında bir iki kadeh yuvarlamayı...

ne çok isterdim mesela bir köşe başında yerde oturmayı... 


Lakin hayat, aylaklık yapamayacak kadar sorumluluğu yüklemişken omuzlarımıza... Ve daha çok kazanılması gereken paralar, daha çok alınması gereken çullar çaputlar sarmışken etrafımızı,

işte tüm o ışıltısıyla her şeyi bırakıp minik hayatlarda metrobüse binen insanlara hayran olmak düşer bazılarımıza... mesela bana... 

taksi camından o dertsiz hayatı izlerken, bırakıp gidemediğin için hayatını kendine kızar ve her şeyi bırakıp gitmiş o insanlara hayranlık duyarken...

fazlasını istememeyi öğrenmiş olanlara özenerek ve metrobüse binmek için bir pm3 playerı ve sırt çantası olmamasına hayıflanırken hep bir şeylere daha ihtiyaç duyduğunu fark ederek...

27 Şubat 2013 Çarşamba

Bana ait ne varsa seni korkutuyor, sana ait ne varsa hiçbiri benim değil...

"Bana ait ne varsa hepsi seni korkutuyor sana ait ne varsa
Hiçbiri benim değil
Belki ölmek hakkımı kullanıyorum
Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git..."


İnsan aslında göçebe bence... Drd4 diye bir gen bulmuşlar, ona bağlıyorum ben bu hallerimi, hallenmelerimi, halledemediklerimi...

Hep istiyorum ki yeni yeni, farklı farklı insanlar tanıyayım, yeni yeni şeyler yaşayayım, afedersin de başımı boktan çıkartmadan oradan oraya savrulayım. savruk yaradılışlıyım yani...

Neyse çok da eski olmayan bir fi tarihinde, ki ben nedense yaşlı hissediyorum kendimi anlattıkça maziyi, biri vardı pek sevdiğim... Nedense ben hep kişisel yıkımlardan daha muhteşem yapıların yükseleceğine inanırım zaten... İşte yine bu kendimi yıkma dönemlerimden birinde yol arkadaşımdı kendisi... Düşünüyorum da, bence kendisinden bir şaheser yaratamayanların tek sorunu nerede yıkmayı bırakacaklarını kestirememelerinden... 

Durulması gereken bir çizgi olduğundan mı bihaberlik bu, yoksa o çizginin çok uzaklarda olacağı sanrısından mı kesin emin değilim-hiçbirine kabul ettiremedim o çizgiyi çoktan geçtiklerini çünkü-,bir şekilde bir gün geliyor hep ben pılımı pırtımı toplar ve minik bir karınca gibi tekrar heybetli bir dünya inşa ederken, onlar hep aynı yerde kalıyorlar... 

Ve belki bu yüzden-kalamamaktan,kalmak istememekten-kalmayı becerememekten- yollarımız ayrılıyor... 

Neyse o yaz minik haplar eşliğinde geçerken,(bu kısım o yıkım değil bence mesela) çoğu sıkıcı türkçe sözlü pop şarkıları eşliğinde, falıma dadanmışken ve sistematik bir kafa 3500 hallerindeyken insan, bazen ufak da olsa aydınlanma yaşıyor... 

Neyse ben her zaman zevkine güvenen ve bunu çeşitlendirmeye çalışmayan bir yaradılışa sahip olduğumdan, her zaman önüme gelen her şeyi dener ve hiçbirisini ikinci kez aramam bile... istikrarlı olduğum nadir konulardandır bu... istikrarımı korumam çok iyi bir şeymişcesine... 

Neyse, bilmem artık onu sevdiğimden mi, yoksa zekasını mı beğendiğimden, getirdiği minik damlaya hayır dememiştim. bir damla titretir mi insanın dünyasını? peki ya 3-5 damla?

İnsan düşünmüyor o anda, iki damla bana ne verir ki diyor, oysa zaten tüm dünya minicik bir su damlasından ibaret kocaman evrende... Ve şimdi hayatta tek eksikliğini hissettiğim şey, kuantum fiziğine dair gece yarısı belgesellerinde beyin fırtınası yapamamak... Yapılabilecek tek insan oysa... 

Yazık göçebe olmak çok yorucu... 

İlk evrenim paralel bir evrene sıçradığında muhteşem bir karnavalda uyanmıştım, ilginç demek ki insanın beyin yapısı, geçmişte gördüğün ve beğendiğin bir görüntüyü parçalara bölüp, bölünen parçaları hayatın akarken gördüğün pencereye monte edebilecek kadar başarılı... eh işte, karnaval ışıkları yanıp söner, rengarenk müzikler akıp geçerken, hala hayatımda gördüğüm en muhteşem güneşin batışını izlediğim bir bankta hiçbir şeyi umursamamayı başararak oturmuştum. Yazdı ve ben üşüyordum, ki ben her mevsim üşürüm zaten... 

Burada hala gözlerimi kapattığımda noksansız görebiliyorum o manzarayı mesela... Lanet olsun ki fotoğrafik hafızam var.

Karmaya inanıyorum, hayatta hiçbir güzellik kendi cehenemi olmadan gelmiyor belki de... Ve biz gelecek güzel anlarımızı çalıp zamandan toplayıp bu günde bir cennet anı yakalarken, yarınlarımızda kötü günler toplanıp ufak bir cehennem oluyor... 

Herkese nasip olmaz kendi cehennemini görmek, içinde bir yarım gün-bana göre onlarca sene-hapsolup aklı başında dönebilmek gerçeğine... Hem akıl dediğin ne ki zaten? Delilikle dahilik arası bir çentik... 

Ben hiç bilemeden yuvarlanıp giderken o yaz ve açıkçası hayatımın geri kalanında herkese müziği gördüğümle ve ne kadar muhteşem olduğuyla ilgili bir masal anlatacağımı sanırken-ki elimi sürmeyecektim paralel evrene o bir gerçek- kandırıldım.

Kanmak istedim bence, hoş zaten kandırılmak istemiştim, kanmış gibi yaptım belki de... Başkasının gördüğü daha muhteşem olanı ben de görmek istedim... Aç gözlülük ettim, kendi cennetim bana bir ömür yeterdi aslında, açmışsın bir pencere, pervazında kır çiçeklerinin olduğu kocaman bir yeşillie bakarken cenneti görmüşsün işte, neden ısrarı insan aklının başka pencerelerde yeni manzaralar aramak için bilmem? Kendi aklına akıl sır erdirebilir mi ki insan zaten?

Yılbaşına 3-5 gün kala belki bir hafta, kandım ve arkasında cenneti bulmak için bir pencere daha açtım, bilinçaltıma... insan aklının pencerelerini fazla kurcalamamalı...

Bulduğunu beğenmeyince benim gibi pervazı kilitleyip kaçamayabilir kimi, evi yakmak ister... Cehennem o minik pencereden içeriye dolmasın diye... Kim bilir belki böyle delirir insan...

Neyse işte, benim cehennemin freudun minik bilinçaltına attığımızı söylediği, bastırdığımız her şeyi tek tek görmekti ve geleceğe dair, hiç aklının ucundan geçiremediğin  tüm korkularını yaşamaktı zamanda sıçrayıp... 

Hem zaten, paralel evrenlerden birinde o sahnelerin hepsi gerçekti, ve ben o gerçekleri pek sevmedim.

Gerçeklerin yüzüme inmesini de sevmedim... Ve her şeyle aynı anda başa çıkmak zorunda kalmayı da, bilinçaltımın dehlizlerini de sevmedim... Ölmekten korkmuyorum derken, ölüm korkusunu iliklerine kadar yaşamayı da sevmedim, kazın ayağı öyle değilmiş belki...

Ve o gün o pencereli odanın kapısını kilitledim ve anahtarını da kırıp attım kapının... Ve lakin, lanet olsun ki fotografik bir hafızam var.

Tam yarım yıl kaçtım... Hiç içime dönüp bakmadım... Drd4 diye bir gen bulmuşlar... Bazıları kendilerini tehlikeye atmaktan hoşlanırmış, ne yapsın yapısı böyle... 

Ben o arkadaşlıktan da, bilinçaltımın ortaya çıkarttıklarından da yarım yıl kaçtım, belki hala kaçıyorum neler gördüğümü tam ifade etmek yemediğine göre... 

Kendi aklından kaçabilir mi insan? Hep biriktirirken bilinçaltında tozlu sayfaları? Eninde sonunda tek tek açıp okuması gerekmez mi onları? 

İşte belki ben o sayfaların tamamı önüme yığıldığında korkup kaçacak kadar göçebe olabilirim ama kendimi kendi haline bırakacak da değildim.

Bırakmadım ben de... Önüme yığılmış korkutan sayfaları kabullenmek için bir yol buldum, yolu kendim açtım, yolda kendim yürüdüm.

Ve şimdi sayfalarım bittiğinde-ki hala etrafa bakıp cehennemimden tasvirler görebilirken-ki bu yüzden asla taksimi sevemeyecekken- saçma sapan hareketlerde savururken kollarımı ve bacaklarımı önüme düşen o tek sayfalara göz atıyorum arada sırada...

Kimse neden hala bırakıp gitmediğimi anlamıyor, aslında vardığım yerin bu olduğunu göremediklerinden...

Artık ne bırakıp gidilebilecek bir yer kalmış, ne de varılacak destinasyon... Hem bu kadar deneyimleme derdine düşmüşken insan hayatının bir yerinde her önüne konanı sorgulamadan, kalanını sorgulamaya ayırmasına şaşırmamalı...

Gözlerimi kapatıyorum ve kendimi beyaz bir çizgi film tavşanı olarak görüyorum, çayırda zıplayan, boynunda pembe kurdelası... Yandan müdehale ediyor birisi, insan olduğunu düşün, kendini hayal ettiğinde dağılacak hepsi diye, sanki ne gördüğümü görebilirmiş gibi... Kıkırdayıp engellerin üzerinde zıplamaya devam ediyorum... 

Ve insan bazen evrenin düzeni ve big bang üzerine konuşabilecek kadar zeki birisine ihtiyaç duyduğunda cenneti ve cehennemi hatırlıyor işte...

ne kadar ironik değil mi?

23 Şubat 2013 Cumartesi

platonik bir aşk...meşk mi yoksa?

Bu aralar yumurtalarım mı sapıttı yoksa martın yaklaşmasının kedilerle beraber benim üzerimde de çılgın bir etkisi mi var bilmiyorum... 
Hayatta yapmayacağım şeyler yapıyorum... Ve herhalde bunun en bomba tarafı da platonik bir aşka yelken açmam... Aşk da değil de, aşk diyelim kibar olsun... 

Hayatımda hiç platonik aşık olmamıştım ben... Yani insan birisinden hoşlanmak için onu tanımak ister, konuşmak ister, gülmek ister bir şey ister... Yok! 

Benim yumurtalıklar tüm bedenin kontrolünü ele geçirmişcesine elalemin adamının üzerine hayalden hayale koşar olmuşlar, ki en azından bunların yarısında giyinik olsak içim yanmayacaktı benim.

Neyse şimdi tabiki sosyal çevremiz içerisinde elalemin adamına gidip, selam ben sizinle çok çılgın şeyler yapmak istiyorum, mümkünse bi tuvalete kadar gidebilir miyiz diyemiyoruz... Demeyelim de zaten...

Ama şu var.... Yüzüne baktığın( ki ben bakmıyorum yüzüne, bakamıyorum o derece), aynı ortamda bulunduğun her saniyeyi grinin elli tonu kitabı kıvamındaki hayallerde geçirdiğin adamla nasıl konuşabilirsin? 
Konuşamıyorum, hayır etraftaki herkesle konuşuyor bir kendisine gelince göz göze gelmemeye çalışarak ufka bakıyorum. 

Allah lisenin belasını versin.. 

Ben en son platonik aşkları lisede gördüğümden, aşkımı( buna ne kadar aşk denir bilemiycem ama neyse) ufka bakarak, konuşamayarak, göz göze gelmemek için yamularak ve hüzünle adamın bana asılmasının hayallerini kurup asansörlerin fazla dar oluşuna hayallerimde üzülerek geçiriyorum.

Bir duygularını ifade edemeyen olmadığım eksikti dünyada, onu da tamamladım. Böylece bloğumun adını da kısaca tekil ilişkilerde bile trajediyim olarak değiştirebilirim ben...


Eli değse oracıkta ölüveren liseli kız kontejyanımı bu aşkla doldurmuş olurum herhalde.... 


26sında eli eline çarpınca kalp krizinin eşiğinde olmak da güzelmiş... 

Her yaşta bir şey öğreniyor insan...

10 Şubat 2013 Pazar

istek üzerine...sosyalleşmeye muhtaç insanlar veya hüzün...

formspringten gelen istekdeki konular içerisinden, sanırım tek ilgimi çeken bana ilginç gelen insanlar oldu... 

gerçi bunun hakkında yazmayı düşünmüyordum yakın zamanda buna benzer bir blog okuduğumdan belki... defne suman insanları ikiye ayırmış, yalnız kalmaktan hoşlananlar ve kendilerini yalnızken yenileyenler ve yalnız kalmaktan hoşlanmayan başka insanlarla sosyalleşirken yenilenenler... 

onu okuduktan sonra, okuduğum şeylere ek yapmak veya esinlenip esinlenip yazmak pek ilgimi çekmediğinden blog yazmamıştım... madem ilginç gelen insanlar o zaman ben ikinci grubu elimde meşalemle cadı avımda kovalayabilirim...


ben insanlardan bunaldığımdan, insanlara tahammül etmekte zorlandığımdan ve insanları ne kadar sevsem de onlarsız daha iyi olduğumdan mutlak bir kaçışa girerim her zaman, istemezsem telefonlarını açmam, mesajlarına cevap yazmam ve 2.5 saat küvette yatıp köpükler arasında dizi izleyebilirim mesela...

bu kadar yalnız kalmaya muhtaçken bünye, insan etraftaki arkadaş edinmek için çıldıran yalnızları anlayamıyor elbette...

buradaki mesele, sosyal ilişkiler kurmak değil elbet... maksat arkadaş edinmeye muhtaç olmak... Elbette bir bekleme salonunda ilginizi çeken bir şeye kulak kabartıp yorum yapmanız sizi ezik yapmadığı gibi, açıkçası yorum yapmamanız da sizi asosyal yapacaktır... her gün gördüğünüz insanlara selam vermek, hallerini hatırlarını sormak normalken, ilk defa konuştuğunuz birini facebooka eklemeye çalışmak hüzünlü olacaktır... 


Ama neden bu kadar muhtaç bazıları birilerinin kendilerine eşlik etmesine? 



Geçenlerde oturdum yogada derse girmeyi bekliyorum, şans eseri şeffaf lenslerimi bulamadığım için renkliler var gözümde, oturuyorum, telefondan twitterı falan kurcalıyorum, sonra kızın biri bana dönüp aa senin gözlerin renkli miydi diyor, dönüp bakıyorum ve kendisini tanımıyorum, ikinci defa görüyorum belki de...  lens diyorum... 

kız birden yanıma gelip anlatmaya başlıyor...

-benim de gözümde sargı vardı geçen ders, bak doktor bana bu damlayı verdi, iltihap kapmasın diye... sargıyı çıkarttım şimdi ilaç kullanıyorum kaşıntı yapıyor... 
+geçmiş olsun
-çocuğun tırnağı geldi, 4 5 yaşlarında oynarken, benim çocuğum değil tabi, evli değilim ben, annemin güne komşuları gelmişti oynarken ben ilgileniyordum. normalde çalışıyorum 3 aydır işsizim... 


oh yazarken bile ruhumu bunaltan kadın, tüm seceresini döküp sohbet etmek için çıldırıyor. 

böyle insanları anlamıyorum ben... anlamadığım gibi üzülüyorum da... birlikte yogaya gittiğim arkadaşım daha sonra selam veren kıza o kızın hiç arkadaşı yok mu diyor... herkesle konuşmaya çalışıyor insanlar duymazdan geliyorlar...
gülümseyip yukarıdaki olayı anlatıyorum... 

her insan ihtiyaç duyar belki birileriyle konuşmaya paylaşmaya, gezip tozmaya bilmiyorum... 

Ama onca konuşulan insan, onca kurulmaya çalışılan diyalog arasında hala yalnızlar belki de...  Ve asla kendi kendileriyle barışamayacaklarından, kendilerini kabullenemeyeceklerinden belki... asla başarılı sosyal ilişkiler sahibi olamayacaklar... 

kendine güvensizliğin asıl gruplaşıp kendilerinden olmayanı ötekileştirme, aşırı sosyalleşmeye çalışma şeklinde kendini göstermesine hayret ediyor insan.

asıl kendine güven, herkesle konuşabilecek, diyalog kurabilecek yapıya sahip olduğunuz ve onlarla diyalog kurmakta zorlanmadığınız halde o diyaloğu gerekli görmemek şeklinde kendini göstermeli belki... 

herkesle konuşmaya çalışan, herkesin sevdiği birinin samimiyetsizliğine inandığımdan belki... neşeli görünmeye çalışan ve aşırı sosyalleşme gereksinimi duyan insanların aşırı yalnız ve depresif olduğunu düşünürüm her zaman. 

o kadar umutsuzlardır ki, kendi kendilerine kalmak zorunda kaldıklarında oldukları şeyi sevmeyecek, kendileriyle yaşamaya tahammül edemeyeceklerdir... 




hatırlatın da bu arada, kendi zevkleri olmayan adamları yazayım bir ara da.... onların da türünün korunması gerektiğine inanırım.

24 Ocak 2013 Perşembe

asla takdir etmeyen ebeveyn yogaya karşı...

bilen benim son 3 aydır yoga diyerekten delirdiğimi, delirmenin boyutlarını abartıp tüm boş vakitlerimi yoga stüdyosunda geçirdiğimi, bikramı, powerı derken sıyırdığımı bilir.

tabi bu yoga yanlısı faaliyetlerim hayatım boyunca edindiğim tüm faaliyetlerim gibi asla yeterli görülüp takdir edilmiyor sevgili ailem tarafından.

zaten tek takdir ettiklerinin 2 senedir bir işe sahip olmam olduğunu düşünür ve gelecek planlarımın arasında işi gücü bırakıp yoga yapmak olduğunu duysalar sanırım oracıkta yoga okuluma dava açarlardı.

neyse kendimden benim bile beklemeyeceğim bir istikrarla sürekli yogamı asla es geçmeden yaşarken ve hatta boş zamanlarımda evimi 35 dereceye kadar ısıtıp deli gibi strechinglerimi falan yaparken  artık yıllardır takdir edilme isteğimden mi yoksa annemin tarikatmışcasına öcü gördüğü yoganın muhteşemliğini aileme kabul ettirmeye çalıştığımdan mı bilmiyorum. anneme bakasanayı anlatmaya başlıyorum, bak anne böyle ellerinin üzerinde duruyorsun dizlerini koltuk altına koyuyorsun ayakların havada...

hani tamam sonuçta bunu yapabilmek için 3 ay her gün kolları morarana kadar çalıştığını söyleyen asistanlar olabilir ama azıcık da insan hani yapılması zor bir şeyi kısa sürede yapınca diyor tamam bu sefer oldu aferin süper falan diyecekler... arkadaşın yoga yaparken çektiği fotolardan gönderip annemden şunu duyuyorum, hııı ben de ayakları kaldırıyoruz diyince çok yükseğe falan kaldırıyorsun sandım bir şey yokmuş.

yok tabi anne, yok tabi plankten ayakları yan düşürüp tek el tek ayağın yanı yerdeyken havadaki elinin işaret parmağıyla havadaki ayak baş parmağını tutup öne çekerek bacaklarını öne arkaya full açmanın da sana göre bir değeri yok ama hoca dahil 2 kişiyiz yapabilen sınıfta demiyorum, aman sen yaparsın çocukken de esnektin zaten diyor çünkü... gelmişim 26 yaşına yetenek sizsinizde ouuuv yapılacak şeyleri 3 ayda yapabiliyorum desem olsun yaa çocuken de esnektin sen diyeceğini biliyorum çünkü....

siz bu yaşa gelip olimpiyatlara gönderilecek olsam hııı ee giderdin sen ama işini aksatma bak diyecek bir ebeveyn nedir bilir misiniz? muhtemelen bilmezsiniz...

peki handstande ben de yapıyordum gençken ben de bir şey yaptın sandım diyen bir babanız olsa?

ya da olmasın bence... bazı insanlar çocuk yapmasın, yaşama sevincini ve bir şeyler başarmış olma hissini elinden almasın insanların... ne dersiniz?

12 Ocak 2013 Cumartesi

iki elim var ve yeryüzüne tersten basabilirim ben...


dünya düzenini tersine çevirmek gibi bir niyetim yok, orada bir anlaşalım; ama dünyaya tersten basabilirim ben... ayaklarım gökyüzünde  ellerim yerde yürüyebilirim. 

neden bilmem ben uzun bir zamandır kaçmaktaydım, uzun zamandır durmadan koşmaktaydım belki de...  başıma bir ton garip şey geldi, bir ton şeyden korktum, bir ton şeye sevindim, bir ton şeye ağladım, bir ton şey etrafımdan yok oldu gitti...

Ve her şey gelip geçerken, her şeyle savaşır, her şeye kızar, her şeye güler, her şeye üzülürken o beni dinledi. Kocaman bir ağaç düşünün heybetli ve dallarını göğe uzatan, kökleri yeryüzüne uzanan, toprakla birleşen ve derinlerde benim göremediğim bir yerde son bulan, sanki sonsuzmuşcasına göe uzanan... dallarının arasında minik kuş yuvaları ve yüzyıllardır ayakta kalmanın heybetiyle uzamakta ısrar eden bir ağaç... 

benim dallarım kırık... 

benden çalı bile olmaz... 

ben de kökümü, dalımı toplamış dert yanarken heybetinin gölgesinde... hiç dinlememezliğe getirmedi o beni... hiç ayıplamadı, hiç kızmadı, üzmedi... neden bilmem... Heybetli olmak ve göğe erebilmek böyle bir şey olmalı... 

Ben seyyar bir çalı koşup dururken ve sürüklenirken fırtınalarda ve yine geçtiğim yolların ihtişamını veya  felaketini anlatırken ona arada bir durup cevap verirdi yalnızca... "bak, benim görüşümü sorarsan, akıl vermek gibi olmasın ama..." der sayardı bana... 

yiğitlik ben de kalacak ya... ben her şeyin en doğrusunu bilirim ya, kabul etmezdim hiçbir söylediğini ve içten içe bilirdim 1 hafta sonra lafına geleceğimi... 

neden bilmem, yıllar boyunca hiç pişman olmadım önünde çırılçıplak kendim gibi durmaktan ve gizlimemekten kendimi...

o bir ağaçsa benim de çiçeklerim vardı, o yeryüzüne uzattıysa ayaklarını ben ayaklarım havada ters durmuş ellerimin üzerinde bir o kadar muhteşemdim kırılganlığıyla dallarımın... 

Ve ben hiç vazgeçmemişken, hala koşarken ve bilmem neden...  

her şey üstüste gelmişken ve kararsızlıklarımla dikilirken, her şeyi bırakmak üzereyken ve yine ı ıh bırakma derken o bana durdum.


durmak çok muhteşem bir şeymiş... bir daha koşmamak... olduğun gibi olmak ve kalmak... değiştirmek istemeden, değiştirmeden ve tüm değiştirme isteğine karşı koyarak...

hayat bir kişisel gelişim projesi olmamalı belki de... kişisel farkedişten ibaret yaşamalı insan hayatı... 

ve sevdiğini değiştirmek yerine, olduğu gibi kucaklamalı... belki dallarında kuşlar ve toprak altında nice kökleriyle, belki de benim gibi amuda kalmış meyveleri tek tek düşerken yeryüzüne...