8 Mart 2013 Cuma

özendiğimiz yabancılar

Bazen diyorum ki kendi kendime, keşke metrobüse binsem, otobüse binsem... Tam bir popstar havasında jeepinin camından röportaj verirmiş gibi bir imajım olsa da yukarıdaki cümle yüzünden.... 


Bazen işte ben de diyorum metrobüse binsem, 30larına gelmiş ve hala sırt çantası olan bir sevgilim olsa mesela... otobüs durağındaki koltuklara otursak ve kulaklıktan müzik dinlerken pofuduk paltolar üzerimizde, soğuktan yanaklarımız kızarsa... Hohlayınca duman çıksa mesela, ki o kadar soğuk olsa... 

Saç baş dağınık ve kıyısı dağılmış spor ayakkabılar ayağımızda, çamurlu istanbul sokaklarında yürüsek mesela, ısınmak için kestane alsak sokak satıcısından... 

Mesela uzun zaman kıkırdaşarak beklenmiş otobüse binsek ve kapıda yüzümüze insan nefesinin ısıttığı o havasız otobüs kokusu çarpsa, ve sakince başımı cama yaslasam... benden önce onlarca insanın camda bıraktığı yağlı saç izlerine aldırmadan ve bitlenme ihtimalini bir azize gibi kucaklayarak...

bahar geldiğinde ne bileyim, vapura binsek ve belki martıların fotoğrafını çekme derdindeki insanları izleyerek ve vapurun dalgalarla çarpıştığında bacaklarımıza su sıçratma ihtimaline karşı tetikte bekleyerek... 

çamlıca tepesinde oturup kahve falı baktırsak ne bileyim... 

yüzünde güneşten çiller çıkmış olsa ve ben gözlerimi kısmadan güneşe bakamadığım halde inatla güneş gözlüğü takmasam.


bir sahilde kumların arasında salak gibi giysilerimin kum olmasına aldırmadan yatsam ne bileyim...

Bazen kimlikler arasına sıkışmış kimliklerle, yaşarken hayatta... elinde kanvas yeni sezon bir çanta, yüksek ökçeli ayakkabılar ayağında, beyaz gömleğinin bir düğmesi açık ve hayatta ojelerinin parçalanmasına çözüm bulamamışken daha... 

"Ve bugün halkın arasına karışmaya ne dersin?" mesajına bakarken senden daha akıllı telefonunun ekranında... 

ah dersin... 

Ne de çok isterdim, halkın arasına karışmayı, aylaklık etmeyi ve taksim barlarında bir iki kadeh yuvarlamayı...

ne çok isterdim mesela bir köşe başında yerde oturmayı... 


Lakin hayat, aylaklık yapamayacak kadar sorumluluğu yüklemişken omuzlarımıza... Ve daha çok kazanılması gereken paralar, daha çok alınması gereken çullar çaputlar sarmışken etrafımızı,

işte tüm o ışıltısıyla her şeyi bırakıp minik hayatlarda metrobüse binen insanlara hayran olmak düşer bazılarımıza... mesela bana... 

taksi camından o dertsiz hayatı izlerken, bırakıp gidemediğin için hayatını kendine kızar ve her şeyi bırakıp gitmiş o insanlara hayranlık duyarken...

fazlasını istememeyi öğrenmiş olanlara özenerek ve metrobüse binmek için bir pm3 playerı ve sırt çantası olmamasına hayıflanırken hep bir şeylere daha ihtiyaç duyduğunu fark ederek...

7 yorum:

Adsız dedi ki...

şeyi hiç düşünüyor musun... yani işte o sırt çantalı sevgiliyle birlikte bol karbondiyoksitli otobüs sıcaklığına kavuşmak ve sıradanlığın muhteşemliği falan. seni mutlu ettiğini sandığın o eşyaları alabilmek için gösterdiğin çabanın içten içe ruhu tüketmesi vesaire. yani bilmiyorum ben de böyleyim işte aynen, az önce bu kadar boğuculuk arasında kendime bir çanta aldım internetten, 30 gün onu bekliycem ve içten içe heyecanlanıcam. çünkü beni heyecanlandıracak ve kafamı başka bir şeye vermemi, beni yıkan tüm o şeyleri düşünmememi sağlayacak olan tek şey o çantayı bekleme süreci. çünkü işte o 30larına gelip eastpak postacı çantasıyla dolaşan, sadece ihtiyacı olan şeylere sahip olmak isteyen pamuk şeker adam işte elimi bıraktı. o adam da bir zamanlar o çanta gibi beni diplerden çıkaran, otobüse binmekten mutlu olmamı sağlayan "her şey boş yae önemli olan şu anki mutluluk" kafasına sokan bir şeydi. sonra işte o umursamazlık ve akışına bırakışçılık da seni boğuyor ve karşındakinin tepkisizliği içten içe eritiyor seni, çekip gidiyorsun tek başına kalıyor ve pahalı çantalar alarak o mutsuzluktan çıkmaya çalışıyorsun. bunların hepsi birbirini doğuruyo. mesela ilk defa ciddi bi sağlık sorunuyla karşı karşıyayım önemli bi test sonucu bekliyorum o adamın haberi bile yok ve ben pahalı çantalarıma geri döndüm ama onu ne zaman kullanıcam, mutlu anlarda mı? hah.

Adsız dedi ki...

ya bi de ailenin durumu varken imkanlarını kendi büyük sandıkları dandik küçük dünyalarında daha önemli olarak değerlendirdikleri kişilere, şeylere aktarmaları ve sana hep azını razı görüp bundan da şükran ve minnet duymanı beklemeleri, bu imkanlar sadece para pul değil her türlü maneviyatı da kapsamakta bu arada, bunun da adına "kendi ayaklarının üstünde durmayı ve sorumluluk almayı öğrenmelisin" koymaları. sonra sen gerçekten kendi ayaklarının üstünde durmaya çalışıp, ne şekilde olursa olsun kendi kafanın doğrultusunda yol alınca, eğer onların o küçük dünyalarına çok aykırı bir şeyse bu, "bunu nasıl yaparsın sen blablabla" şeklinde kafa ütülemeleri, vicdan yaptırmaları? yoo dostum yo. her şey çok fazla ya. bugüne kadar hep kaybettiklerim için üzüldüm ama beni mutsuz eden hep onları kaybetme korkusu değil miydi zaten? ne kadar çok şeyin varsa o kadar mı mutsuzsun, peki o zaman neden sahip olmadıklarına erişmek için kendini paralıyorsun bu kadar hala? var olduklarını düşündüklerim gerçekten var mıydı, varlıkları beni mutlu ediyor muydu? hayat bunların aslında boktan varoluş problemleri olduğunu gösterecek kadar kötü şeylerle de dolu değil mi? mutlu olmak bile, "bir gü hepsi bitecek" korkusunu öğretip daha çok mutsuz etmez mi insanı? neden yaşıyorum bilmiyorum ya eğer test kötü çıkarsa üzülmeli miyim onu da bilmiyorum mesela. haha nasıl bir şey bu ya

ilse dedi ki...

işte aslında daha az şeyle daha mutlu olabilecekken, daha çok şeyle daha mutsuz oluyoruz.

hepsini birden istiyoruz, daha çok istiyoruz, hem her şey olsun hem de hiçbir şey yapmayalım istiyoruz.

oysa öyle bir hayat yok.

öyle insanlar yok...

ignorance is bliss kafasından da bahsetmiyorum, hiç sahip olmadığı bir şeyin eksikliğini hissetmiyor insan...
Ama kendi isteğin ve bireysel kararlılığınla eskiden sahip olduklarını bir kenara bırakıp daha basit bir hayata geçebilmek, geçtiğinde de o şeyleri özlememek, onun depresyonuna girmemek mesela.. insanüstü bir başarı...

insanlara ayak uydurmak da değil istediğim, o 30luk sırt çantalı adamın hayatına kıyıdan yama olmak da değil yani...

o 30luk sırt çantalı adam olmak, ya da 30luk sırt çantalı adamın kaygısız sevgilisi olmak...

kendini çöpe atma isteği yani bunlar hep...

kanvas çantalı kadın olmamak yani, sırt çantası bahane...

Adsız dedi ki...

haha "kendini çöpe atma isteği". çok güzel tanımlamışsın.

ben kendi adıma işte, bu söylediğin şeyi başardım bi ara. yani daha fazlasına sahip olmaya çalışmaktan feci derecede yorulup bıkıp, her şeye küstüğüm bi anda karşıma o 30luk sırt çantalı adam çıktı, elimden tuttu, tüm o "daha fazlası"nın bunalımından kurtardı. çünkü işte öyle sanıyorsun, böyle de mutlu olabilirim sanıyorsun. oluyorsun da bir süre. gerçi sanırım ben işte o daha fazlasını isteme olayından hiç kurtulamadım belki de kafamın içinde bi yerlerde. sonra o da boğmaya başladı. tamam daha fazlasını istemeyelim, ama bu kadar akışına bırakmak? karşındakinden çaba bekliyorsun, ben her şeyi bıraktım ve onunla oldum o neden hiçbir şey yapmıyor, neden hiçbir şeyden vazgeçmiyor diye düşünmeye başlıyorsun bu kez. sonra işte yavaş yavaş o 30luk sırt çantalı adamdan da soğuyorsun, onu da tüketip tekrar tek başına kalıp kanvas çantalara dönüyorsun bu sefer de 30luk sırt çantalı adamın verdiği acıyı unutmak için. ben yani işte böyleyim.

bi de şunu farkettim. bunları kendi içimde yaşarken resmen içimden alevler yükseliyor ama yazıya dökünce hafiflediğimi ve aslında o kadar da boktan bi durum diil bu ya diye düşünmeye başladımı hissediorum. tabi noktayı koyar koymaz o alevler tekrar çıkıyor o da ayrı.

ilse dedi ki...

aslında adamlar bahane yani, insan kendi kendiyle uğraşıyor... kadının doğasında var sanırım erkek için fedakarlıklar yapmak, istiyoruz ki biz haftanın 5 günü sırt çantalı adamın umursamaz sevgilisi olma fedakarlığını yapıyorsak kanvasları bırakıp, adam da haftada iki gün papyon taksın... istiyoruz ki biz ne kadar fedakarlık yaptıysak adam da yapsın...

Ama aslında adamlar bizden ne fedakarlık bekliyor, ne de değişmeyi... O fedakarlıkları biz yapıyoruz kendi kendimize gerekliymiş gibi... Oysa sırt çantalı adamların dünya umrunda değil... Ne bilsin adam bizim ne kadar büyük fedakarlık olarak gördüğümüzü bunu... onun için minimal bir şey bu belki...

Biz başaramadığımızdan bize büyük yani, onlar başardığından onlara önemsiz...

Zaten sırt çantalı adamlar empati yapabiliyor olsaydı biz onlara aşık olmazdık, onlar bize aşık olurdu ve kadınlar kendilerine aşık adamlara pek aşık olmuyorlar...

hep bir kaçanı kovalama, ait olmadığı hayata adım atma isteği...

aileler hususunda, aileler hep istiyor ki sen onların istediği şey ol... bugün anneme yaza yoga eğitimi için 28 günlüğüne yunanistana gideceğimi söyledim, çocuğunu tarikata kaptırmış gibi dırdır etti... Keşke benimkiler de tek başıma ayakta durmamı bekleseler sadece... parayı kazanmak da çözüm değil, nereye harcayacağına bile müdehale ederken onlar paranın da hükmü yok değil mi...

Adsız dedi ki...

ya saçma sapan bir şey belki ama benimle çok benzer şeyleri yaşamakta olan dolayısıyla da hissettiklerimi hissedebilen birinin var olmasına seviniyorum bir yandan. sen işte bunları yaşamışsın, yaşıyorsun, sonra da gelip buraya yazmışsın ben de okudum ve yorum yapıyorum.

30luk sırt çantalı adam değişmek istemiyor mu gerçekten bundan o kadar emin değilim. çünkü kendi adıma konuşursam benim 30luk sırt çantalı adamım işte sen ben gibi bir şeylerden vazgeçip de 30luk sırt çantalı umursamaz beklentisiz adama dönüşmemiş, aksine onu buna "sürükleyen" kötü şeyler geçirmiş. ben de yani öyle burnumdan kıl aldırmaz pozlarda olsam da gayet az kişinin tahammül edebileceği kötü şeyler yaşayarak kanvas çantalı kadına dönüşmüştüm. öyle karşılaşıp dipte yuvarlanırken tesadüfen karşılaşıp beraber yukarı çıktık, hep hiçbir şey beklemeyerek ve azdan mutlu olarak, azın güzelliğini keşfederek geçti benim için zaman, sonra işte içimdeki bilinçsiz tüketici tekrar uyanıp kemirmeye başladı. şu söylediğin 'ne kadar fedakarlık yaptığımızı bilmiyorlar çünkü farkında değiller, değişmek de fedakarlık da istemiyorlar' kısmından çok etkilendim. böyle düşünmemiştim hiç belki de bu çok büyük bi hataydı. ben çıldırırken 'daha ne yapayım nelerden vazgeçeyim neden hiçbir şey yapmıyorsun' diye, belki de tek cevap 'istemiyorum'du. çok doğru ve ne kadar üzücü şekilde haklı... biz onlardan değiliz, isteriz özeniriz öyle olmaya ama.. yapabilir miyiz? ben yapamadım işte.

aileler.. ben kendi ayaklarımın üzerinde durduğum falan da yok senin gibi. çünkü yani onların istediği tarz ayakların üstünde durmayı ben istemiyorum diyeyim, mesela eğitim dil tecrübe vs tamam ama ne gireceğim, girmem tasarlanan işleri istiyorum ya da seviyorum, yani girsem bu beni kesinlikle tatmin etmeyecek. aksine son derece basit bulduğum insanlarla, basit işlerle uğraşıcam, basit ortamlarda sırf ayaklarımın üstünde duruyormuş gibi yapmak adına takılıcam, ve basit bile değil, tenezzül sınırlarıma erişmeyen karşılıklar alıcam. verdiğimle aldığım birbiriyle bırak eşitlenmeyi, teğet bile geçmeyecek. basit birine dönüşücem, sabahın köründeki basit işine yetişmek ve ordaki aptal işlerle uğraşmak, oradaki suratına tükürmeyeceğim insanların bana yaşatacağı trajikomik sıkıntılarla uğraşıcam, neden, sırf 'kendi ayaklarımın üstünde duruyorum heyheyhey' tatmini yaşamak için mi?hah. ve aynen senin gibi, buradan kazanacağım paranın dahi harcanış tarzına müdahale edilecek, çünkü asla asla asla yeteri kadar iyi olmayacağım, he iğneler sokulacak ruhuma, adı da 'benim iyiliğim ve geleceğim için' olacak.

biz tam anlamıyla bir geçiş kuşağıyız. benim ailemin yaş ortalaması da büyük epey, çok farklı bir jenerasyon. ne benden sonraki nesilleri kendi jenerasyonuma benzetiyorum, ne de benden öncekileri. arada kalmışız işte. ve bunları bu anonim ortam olmadan dinleyen kişiler için o kadar önemsiz hatta çirkin şeyler ki bunlar.

Adsız dedi ki...

bu arada, yani akıl vermek fln diil katiyen yanlış anlaşılmak istemem. yunanistana mutlaka gitmelisin ama ailenin hiçbir şeyden tatmin olmuyor oluşu da kafanın içinde farkettirmeden içini oyan bir şeye dönüşmesin bence, işte geçiş kuşağı olduğumuz gerçeği var çünkü. yani ben kim oluyorum da akıl veriyorum veya müdahale ediyorum gibi anlaşılcak diye çekiniyorum hafif ama bence bu seni üzmesin, bu bitmez, değişmez, bunun kötü bir şey olduğunu düşünmek de yanlış belki. yani bu ailelerin hiçbir şeyi onaylamama ve hep müdahale hakkı bulma halini. bu senin koşullarında, çevrende, yaşam tarzında çok doğru ve güzel, hatta özenilesi bir şey, ama onlar için değil. bu böyle işte ne bileyim yani belki de sürekli onlardan onay veya takdir alma beklentisini eritmek lazım kalpteki. ben kendi adıma hep bunu yapıyorum ve hep mutsuz oluyorum çünkü. ne yaparsam yapayım hala 6 yaşında gibi onay bekliyorum ve beklediğimi asla alamıyorum. yaptığım şeyden de soğuyorum sonra o da beni üzmeye başlıyor. ama kendin düşününce ben onları onaylıyor muyum, takdir ediyor muyum diye, benim cevaplarım genelde olumsuz oluyor. o halde onlardan da kendin için onay beklemeye çok da gerek yok sanırım..